Göç Dalgası ve Şehirlerimiz
Kategori: Güncel  |  Okunma: 3261  |  Puan: 4,6  |  28 Ağustos 2007

GÖÇ DALGASI VE ŞEHİRLERİMİZ!

           

            Son 15 yıldır Elazığ’a her geldiğimde Elazığ’ı daha bir değişmiş buldum. Esnaflar eski esnaf, dilenciler eski dilenci, düğünler eski düğün, cami cemaati eski cemaat, yaşlılar eski yaşlı, çocuklar eski çocuklar gibi değil artık. Anadolu’nun yüreğine, en içlerine kadar inmiş olumsuz manada bir değişim geçiriyoruz maalesef. Bu değişim daha doğrusu bozulmadan da en çok Elazığ’ın yerlileri şikâyetçi.

            Her karşılaştıkları olumsuzluk karşısında cümlelerine “Elazığ çok bozuldu, eski Elazığ yok artık; göç Elazığ’ın tüm değerlerini aşındırdı” diye başlıyorlar. Bu başlangıç cümlesini çözümlediğimizde Elazığ’ı bozan olgunun Elazığ dışından gelen insanların bir nevi istila ve değerlerimizi talan edişi ile karşılaşıyoruz. Güvenlik ve işsizlik kaygısıyla hicret eden insanlar Elazığ’a geldiler ve beraberlerinde getirdikleri insanlık dışı değerlerini Elazığ’ın damarlarına enjekte ettiler. Elazığlılar bu değer yozlaşmasının mikrobunu göç eden insanlar olarak teşhis ediyorlar. Peki tek suçluyu göç edenlere yüklemek ne derece doğru?

            1975-1980 yıllarıydı. Mahallemizde bulunan bir kahvehane, müşterisi olmadığı için kapatılmıştı. Kahvehane sahibi, kapadığı kahvehaneyi 50 yaşlarında, yalnız yaşayan birine barınmak için kiraladı. Bu kişinin çarşıya çıktığına pek rastlanmazdı. Sürekli kahvehanenin önünde kürsüde otururdu. Şu an adını hatırlamadığım gibi o zamanlar da pek ismini bilen yoktu. Elazığlı olmadığı kendisine sorulmayacak kadar belirgindi ama kimse nereli olduğunu da sormuyordu. Çarşıya çıkmadığı gibi mahallenin camisinde de kendisini gören olmamıştı.

            Rahmetli dedem, bölgemizde İmam Efendi diye bilinen Şeyh Osman Bedreddin Erzurumî'nin müntesibi ve bizzat sohbetlerinde bulunmuş biriydi ve cami cemaatinin saygın 2-3 ismindendi. Bir gün dedem eve geldi ve anneme “şurada yalnız yaşayan bir adam var; kimi kimsesi yok gibi. Bundan sonra akşam yemeklerinden bir kısmını arada bir o adama gönder” dedi. O günden sonra haftada bir-iki kez, akşam yemeğimiz bizim sofraya konulmadan, pişen her yemekten birer tabak tepsiye dizilip o adama götürüldü. Ta ki o adam mahalleyi terk edinceye dek. Aynı hassasiyeti mahalledeki yaşlı ve yalnız insanlara da gösterir; haftada bir-iki kez de o insanlara yemek götürürdük.

            O yıllarda, mahallemize yerleşen herkesi kucaklar ve yardımcı olurduk. Bu davranışımız karşısında, mahalleye gelen yabancılar ve tayin olmuş memurlar çok etkilenir ve kendilerini bize benzetmeye çalışırlardı. Egemen gücün merhameti ve samimiyeti karşısında bize, kültürümüze ve değerlerimize teslim olmaları kaçınılmazdı artık. Mahallemize gelen bir süre sonra bize benziyordu.

            Terörün ve işsizliğin hayatlarını çekilmez hale getirdiği Doğu-Güneydoğu vilayetlerinden kaçış başlayınca; mağdur insanların göç yolu üzerinde bulunan Elazığ da göç almaya başladı. Kılık-kıyafetleri, kültürleri ve aileleri ile birlikte mahallelerimize yerleşen bu insanlara hepimiz tereddütle yaklaştık. Elazığlılar bu insanları kaderleri ile baş başa bıraktı, yardımlarına koşmadı, ihtiyaçları var mı diye dönüp bakmadı; evlerimizden bu evlere merhamet boruları döşeyemedik, dışladık ve hor gördük. Artık “muhacire ensar gibi davranmak farzdır” diyen dedelerimiz öleli de çok olmuştu.

            Göçle ilimize gelen insanları dışlayıp hor gördükçe, onlara yaklaşmakta mütereddit davrandıkça, onlar da kabuklarına çekilip kendilerini korumaya aldılar. Kendilerinin olana dört elle sarılıp, beraberlerinde getirdikleriyle yaşamaya ve getirdiklerini korumaya çalıştılar. Biz onlara adım atmayınca onlar, muhacir olmanın verdiği travma ile bizden ürktüler, çekindiler, yaklaşamadılar. Muhacirler yerli haklatan destek almayınca, kucaklanmayınca kendi başlarının çaresine bakma gayretine girdiler doğal olarak. Değişmeden yaşamaya çalışan muhacirler ile yerli halk arasındaki fark her geçen gün daha da belirginleşmeye ve gizli bir çatışmaya doğru yol almaya başladı.

            Muhacir, gittiği yerde itilirse saldırganlaşır ve kendi arasında kenetlenir. Muhacirliğin doğasında potansiyel enerji yüklüdür. Yerli halka göre daha dirençli, daha çalışkan, daha şüpheci, daha müteşebbis, daha saldırgan bir karakter taşır muhacirler. Yerli halk muhaciri kucaklayıp, bu enerjisini kendisine bir zenginlik, erdem olarak katamaz, kaynaşamazsa kendisi kaybeder; tıpkı Elazığlının muhacire yenilmesi gibi.

            Suçlamak kolay, özeleştiri yapmak zordur. Elazığlılar da kolay olanı seçip muhacirleri suçluyor, özeleştiri yapmıyorlar. Muhacirleri bağrımıza basıp kendi potamızda eritmek yerinde onları ittik, yalnızlaştırdık ve saldırganlaştırdık. Bu saldırıda yüksek enerji yüklü muhacirler, sosyal bir kanun gereği yerli halkın değerlerini aşındırdı; ifsad etti. Yenilgimizde suçu kendimizde aramak yerine muhacirleri, göçle gelenleri suçlayarak işe başlıyoruz hala ve ısrarla.

            Elazığ kültürünün ve şahsiyetinin bozguna uğramasında suçlu ararken biraz da kendi özeleştirimizi yapar isek benim bulduğum 2 suçlu var. Biri din adamlarımız diğeri de Fırat Üniversitesi.

            Göçün ilk günlerinde ve en yoğun olduğu günlerde bir tane din adamımız çıkıp da muhacire merhamet, yardımlaşma ve dayanışma çağrısında bulunmadı. Halbu ki bu insanlar da bizim insanımızdı, mağdurdu. Topraklarından ayrılırken ciğerlerini elleriyle ikiye parçalayıp bir parçasını doğup-büyüdüğü topraklarda bırakarak kan revan içerisinde bize sığınmışlardı; en çok da merhamete ihtiyaçları vardı… Peygamberimiz Medine’ye hicret ettikten sonra, ensarın muhacire gösterdiği şefkat, merhamet ve dayanışmayı din adamlarımızdan başka en iyi kim bilebilirdi ki… ama sustular. Ensar diyordu ki “Muhacire o kadar yardımcı olmamız konusunda uyarıldık ki bir ara, mutlaka yakında bir vahiy iner ve muhacir ensara mirasçı olur diye beklemeye başlamıştık”. Böyle bir gelenekten beslenen insanlarımızın bu hassasiyet ve erdemini harekete geçirmeyen din adamlarımıza yazıklar olsun. Şimdi de çıkmışlar kürsülerde “tinerci çocuklardan” “toplumsal yozlaşmadan” bahsediyorlar. Bu yozlaşmanın en büyük sorumlusu sizlersiniz aslında.

            Peki Fırat Üniversitesi bu suçu nerede işledi? Türkiye’nin en köklü sosyoloji kürsülerinden biri Elâzığımızda. Göç dalgası Elâzığ’ı vurmaya başladığında üniversitemizin sosyoloji kürsüsü sadece seyrediyordu. Bu göç dalgasının Elâzığ’a neler getireceğini ve neler götüreceğini en iyi onlar biliyordu. Çünkü göçün nasıl bir etkisi olduğunu; hangi sosyal kanunların devreye gireceğini, olumlu etkilerini nasıl ortaya çıkaracaklarını, olumsuz etkilerini nasıl kıracaklarını öngörmeleri gerekirdi. Bu konuda çalışma ve yönlendirme yapması gereken üniversitemiz sadece olaylara seyirci kalmış ve kahvehanede bir araya gelen birkaç akademisyen de yerli halkın ağzıyla konuşmuştur. Fırat Üniversitesi her olayda olduğu gibi göç olayında da kente hiçbir olumlu katkı yapmamış; sadece izlemiştir.

 

                                                                                          Av.Mustafa Özdemir


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar
ayşenur türkoğlu [ 20 Temmuz 2010 13:26:37 ]
kelimesi kelimesine aynen katılıyorum düşüncelerinize.Sizi gönülden tebrik ediyorum. [=D>&a#093;

BeStE [ 21 Mart 2009 09:34:49 ]
ben göç dalgasının ne demek olduğunu öğrenmek istiyorum ödevim için lütfen bugün 21.03.2009 cumartesi pazar gününe kadar nolur bu bilgiyi bana ulastırın nolur.....

engin güllü [ 31 Ekim 2007 02:59:34 ]
Harikasın Mustafa kardeşim.

ülkü candan [ 29 Ağustos 2007 07:07:20 ]
ilinize nerelerden göç olmuş kardeşim?İmam Efendi kim?

Taha Meriç PALU-İ-PİR [ 29 Ağustos 2007 04:22:04 ]
Sayın ÖZDEMİR, bu hissiyatı ve derinliği sonsuz konuları nereden çıkartıp bizlerle paylaşıyorsun bilemem ama Ülkemizin önemli gündemlerinden sıyrılıp böyle önemli bir yaraya parmak bastığın için sizin nezdinizde MUVAZENE Yazarlarını kutluyor, ufkunuzun sosuza dek böyle açık olmasını diliyorum.
          Bu yozlaşma kültürünün en önemli sebeplerinin başında sizinde yazdığınız gibi Din adamları ve ve eğitim kururumları gelmekte ise de bir noktayı da ben hatırlatayım.

Resmi dairelerimizin sosyal tesisleri...

        Bu içine kapanık demir kapılarla dışa kapalı sosyal tesisleri kullanan sözüm ona sosyal zevat, tuzu kuru resmi şovalyeler, dışarıda geçim savaşı veren gariban halkın çığlıklarını duymamak için KAPİTALİST sistemin bir ürünü olan adı genelde Öğretmenevi, DSİ Misafirhanesi, Polisevi, Orduevi gibi sözde sosyal dayanışma yeri olan ancak ÖZDE SOSYAL AYRIŞTIRMA olan bu tür yerler halktan kopuk yaşamak için oluşturulmuş ve ayrımcılığın had safhada olduğu, Devletimizin Resmi yerleridir.
        Siz hiç dünyanın gelişmiş bir Ülkesinde otel (misafirhane) işleten, lokal (kahvehane) işleten bir resmi kurum gördünüzmü?

        Burası Türkiye....
        Otelde (misafirhane) işletiriz, kahvehanede...
        Hatta otellerimizin imajı düzgün olsun diye hizmette sınır tanımayan bayanlarda çalıştırırız, devir rekabet devri...
          Diğer 5 yıldızlı otellerde ne varsa benim devletimin işlettiği otelde de o olsun....
          Bu Resmi otellerden(misafirhanelerden) sorumlu resmi yetkililermizin bazılarının bu yerleri nasıl ve ne şekilde kullandığı veya kullandırttığı da malum herkesçe bilinmekte ise de ben bu konulara girmeyeyim.

        Çok oluyorum çünkü...
        Birazda korkuyorum aslında...


Diğer Sayfalar: 1. 

Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link